Free Web Hosting by Netfirms
Web Hosting by Netfirms | Free Domain Names by Netfirms

        

        Üstte görülen ilanlarla bu sitenin hiçbir alakası yoktur.

       

 

 

Şiirlerim

KÖPEKLER ve İNSANLAR

Ben bir köpeğim

Bakımım iyidir.

Yaşayışım iyidir…

Sık yıkanırım.

Arınçtır üstüm başım,

Karnım toktur her zaman.

Kimseye yokuncul değilim açıkçası…

Gözlerimde sevgi ışıldar benim.

Yüreğim köpek yüreği

Bağlandım mı iyi bağlanırım sevdiklerime.

Çünkü ben bir köpeğim.

Sevdim mi bir kez içten severim…

Yalan yoktur bende…

İçim dışım birdir benim.

Yalandan yüze gülmesini bilmem.

Çünkü ben bir köpeğim.

İnsan sevgisiyle doluyum.

Sevdiklerimle sevgiyi paylaşırım.

Çünkü ben bir köpeğim.

***

Ben bir köpeğim.

Yoksul bir köpek.

Üstüm başım pistir

Yoksulluk içinde yaşarım.

Geceleri nerede yer bulursam orada yatarım.

Çöp bidonlarını karıştırırım karnımı doyurmak için.

Çünkü ben yoksul bir köpeğim.

Başka köpekler bulduğum yiyeceği bana çok görürler

Benden zorla alır götürürler…

Aç kalacağımı düşünmezleri

Ah bu köpekler

Ağlamayın benim için çünkü yararı olmaz…

İnsanların beni sevmesini,benimle ilgilenmelerini isterim.

Ama nerede o insanlık?

Yoksul ve bakımsız olduğum için

Kimi kovalar yanından, kimi bağırır defol git diye?

Niye böyle davranılır bana?

Yoksul olmak suç mu?

Beni bu duruma getiren kimler? Onları sorgulamak gerekmez mi?

Aman aldırma boş ver…

Ama gene de diyorum ki umutsuz da olsam.

İnsanlar köpekleri sevmeli.

İnsanlar köpekleri düşünmeli….

Ben köpek olduğum için böyle düşünüyorum sanma.

Ama köpek gibi düşünmesini de bilmek gerek diyorum.

Köpeğin köpek olduğu köpek gibi düşünmesinden anlaşılır.

Öyle değil mi ey köpekler?

 

Anımsatma: Bu yırdaki köpek sözcüklerini lütfen insan sözcükleriyle değiştirerek okuyunuz.

 

OKİ'NİN ÖYKÜSÜ

Ağaç deyip geçmeyin.

Bu ağaç diğerleri gibi bir ağaçtı ama

insanları severdi.

Arkadaş canlısıydı.

Bilge bir ağaçtı.

Güçlüydü.

Eğer

insana dönüşebilseydi Oki,

neler olmazdı ki?

Nice nice erdemli işler yapardı

Nice nice mutluluklar dağıtırdı.

Çünkü gönlü varsıl bir ağaçtı.

İşte bu ağaç böyle bir ağaçtı.

Bu nedenle öyküsü yazıldı ya.

Bu nedenle gözyaşı döküldü ya.

Okuyun da onu anlayın.

Okuyun da ona ağlayın…

Evet insanlık adına ağlayın diyorum.

Ağaçlara kıyan kötücül insanların kötülüklerine

insanlık adına ağlayın.

Ağlayın dedim evet.

Yok yere kıyılan ağaçlara.

***

İki ay süren bir ayrılıktan sonra döndük evimize.

Kavuşmuştuk artık sevgili Oki’mize.

Onu görmek sevinç katacaktı sevincimize.

İlk işimiz perdeleri açıp pencereden dışarı bakmak oldu

eşimle ben göz kırparak birbirimize.

Hep bu anı beklemiştik

Çünkü komşumuz ,arkadaşımız ağacı çok özlemiştik.

Bakar bakmaz sanki bıçaklar saplandı yüreklerimize…

Dönüp koltuklarımıza yığılıp kaldık.

Yaşlar doluverdi birden gözlerimize.

Sonra koştuk pencereye baktık yeniden.

Donduk,taş kesilmiştik sanki

Çünkü yerinde yoktu sevgili Oki

On altı yaşında ulu bir okaliptüs ağacıydı Oki.

Adı Oki’ydi.

Evet Oki.

Biz ona bu adı vermiştik

Komşumuzdu.

Arkadaşımızdı.

Karım beni izliyor,ben karımı.

Konuşmadan öylece oturuyorduk.

Yanaklarımızdan gözyaşları süzülürken üzüntüyle pencereye

Bakıyorduk.

Bahçemiz artık onsuzdu.

Sonsuzdu üzüntümüz sonsuzdu

Kötü bir şaşırtıyla* sonlanmıştı özlemimiz,

Kökünden kesmişti birileri.

Yoktu artık yoktu sevgili Oki’miz.

İki yaşında iken dikilmişti bahçeye.

Gencecikti. Çocuktu daha.

Yıldan yıla boy attı.

Giderek kalınlaştı gövdesi,

Sonunda öyle gelişti ki dalları başladı değmeye.

Bizim ikinci kattaki pencereye.

Belediye Fidanlığı’ndan alınmıştı

yüzlerce yaşdaşları arasından.

Oki’ye arkadaşları gülüşerek bağırmışlardı

ayrılırken arkasından:

“Çabuk büyü de seni odun yapsınlar!”diye.

On altı yaşındayken boyu geçmişti üçüncü katı.

Ben ve eşim üç yıldır okşayabiliyorduk

pencereden Oki’nin yapraklarını.

Şaka olsun diye çekip bırakıyorduk dallarını.

Bu oyun Oki’nin hoşuna gidiyordu.

Dallarını tutunca “Bırakın gıdıklanıyorum” diyerek kikir kikir gülüyordu.

Kendimize ağaçtan ama çok iyi bir komşu bulmuştuk..

Onunla gerçekten iyi arkadaş olmuştuk.

Konuşurduk onunla “Nasılsın güzel ağaç?” dediğimizde

gülümserdi.

Eşim “Sana bakarak kahve içeceğim” deyince

gülümserdi.

Akşam üzerleri eşim ve ben birlikte ona ve diğer ağaçlara

bakarak çaylarımızı içerdik.

Bize gülümserdi.

Pek mutlu olurdu ilgimizden

Çevredeki ağaçlara çalımlanarak bakardı.

Onlar da “Keşke senin yerinde biz olsaydık” diye takılırlarmış.

Oki’nin dallarını sevip okşarken,

Onunla konuşup söyleşirken diğer ağaçlara gülümseyerek

bakmayı onlara el sallamayı da unutmuyorduk.

Çünkü Oki’mizi kıskanmalarını istemiyorduk

 

Geçen yaz bir akşam

pencerenin camından birkaç kez tıklama sesi geldi.

Açtık pencereyi.

Esinti yoktu.

Oki sessiz, dingin, tek yaprağı bile kıpırdamadan öylece duruyordu.

Ertesi akşam gene öyle oldu.

Gene pencereyi açıp baktık.

Esinti yoktu.

Neyin nesiydi bu?

Tıklamanın nedenini anlayamadık.

Bu birkaç gece böyle yinelendi.

Bir akşam eşimin pencereyi açarak Oki ile konuştuğunu duydum.

“Sen televizyon izlemek istiyorsun anlaşılan peki öyleyse” diyerek

onun içerisini görebileceği biçimde araladı perdeleri yana çekerek.

O geceden sonra pencereden tık sesi gelmedi.

Artık ona sık sık televizyon izletiyorduk.

Perdenin aralık durmasını sevmeyen eşim arada bir ondan özür diliyor,

perdeleri kapatıyordu.

Böyle yapınca biz onun somurttuğunu biliyorduk.

Bu nedenle ben ona karımın arkasından üzülme anlamında

göz kırpıyor,

elimle aldırma imleri yapıyordum.

Bir gece eşim pencereyi açarak: “Böyle somurtup durma.

Gündüzleri izlediğin yetmiyor mu?

Filmleri, dizileri birlikte izlemiyor muyuz seninle?

Kışın ılık günlerde,

yazın gündüzleri pencere açıkken dedikoduları izliyor,

duyumları bile dinliyorsun ” diye biraz sertçe konuştu.

Bir daha da geceleri perdeleri aralık bırakmadı

“Ağlamıştır” dedim.

“ Ne yapayım? ben de onu üzmek istemiyorum

anlayışla karşılasın.

Yıllardır süregelen alışkanlığımdan vazgeçecek değilim”

diye yanıtladı eşim.

 

Komşumuz, arkadaşımız artık iyice büyümüştü.

Bir görünüşü vardı görkemli mi görkemli.

Yeşilin açığından koyusuna sivri uçlu oraksı yaprakları

dallarından sarkardı.

Günün birinde

Oki’ye bir çift kumru dadandı.

İki kumru birbirlerinin ardından

gök yüzüne doğru uçup yeniden ağaca dönüyorlardı.

Dallarda sevişiyorlardı.

Oki’ye “Komşu, bunlar seni beğendiler anlaşılan

başka ağaçlara gittikleri yok

herhalde yakında yuva kuracaklar” dedim

“Ülkenizin kuşları pek sevmiyor yapraklarımızın keskin kokusunu ama

sanıyorum bunlar yuva yapacak gibi görünüyorlar” dedi.

Çok mutluydu.

Gerçekten de öyle oldu

Kumrular çöplerden yaptıkları yuvalarında yavru yetiştiriyorlardı

Ağaca onlarca serçe konuyor cıvıl cıvıl ötüşüyorlardı

Hele Arap bülbüllerinin sabahın erinde ıslıksı sesleriyle uzun uzun şakımaları ne güzeldi

Ona “Arap bülbülleri çok güzel ötüyorlar.

Çok da fazla kaka yapıyorlar” dedim bir süre güldü.

“Tanrı öyle yaratmış” diye yanıtladı.

Sonra “ Çok da pisboğazlar. Biz onlara kimi halkınız gibi boklu bülbül deriz ” deyince şaşırdım.

Gerçekten söyledikleri doğruydu.

“Bunları nereden, nasıl öğrendin?” diye sordum.

“Atalarımızdan, canlıların konuşmalarından öğreniriz.

Birbirimizden öğreniriz.

Öğrendiklerimizi gelecek kuşaklara aktarırız.

Bizde bir dal, bir yaprak, bir tohum daha oluşurken

bütün bilgiler ona yüklenir.

Biz de sizler gibi doğanın bir bölütüyüz.

bu nedenle,

nelerden korkacağımızı

suyu, besinleri nasıl kullanacağımızı,

yağmur, gök gürültüsü, yıldırım,

kar, yel, kök, dal, yaprak, çiçek, tohum nedir öğrenmek zorundayız.” dedi

“Korkunç fırtınalarda senin bir o yana bir bu yana

eğilip doğrulmanı eşimle ben korkuyla izleriz

ha şimdi gövdesi kırılacak ha şimdi dalları kopacak diye”

“Öyle günlerde beni üzülerek izlediğinizi biliyorum

hatta fırtına çıkınca

“Yeter artık yeter! diye ona öfkeyle bağırdığınızı duyuyorum.

Beni böyle durumlarda eşinizle birlikte

kaç kez “Dayan dayan” diye yüreklendirmeye,

az sonra esinti dinecek diye çalışırdınız avutmaya.

Sağ olunuz

Ben size korkmanıza gerek yok diye bağırırdım ama

fırtınanın sesinden beni duyamazdınız.

Bilmiyordunuz o zamanlar dilimizi.

Ama içtenlikle söylüyorum korkmanıza gerçekten yok gerek.

Tüm canlılar böyle yaşarlar ömürleri boyu, savaş vererek

Bizim yerin altında üstünde çalışırken böyle geçer ömrümüz.”

“Ama ben fırtınalarda ağaçların söküldüğünü gördüm köklerinden.

Kırıldığına tanıklık ettim dallarından gövdelerinden.

Bunların senin başına gelmesini istemeyiz.

Yıldırım düşüyor kimi ağaçlara ediyor kömür.

Kimi ağaçlara araçlar çarpıyor,

yükseklerden yuvarlanan kayalar ezip geçiyor

sönüyor böylece onlarca yıllık yeşil ömür.

O orman yangınları yok mu? Binlerce ağacı kül ediyor kül.

Artık oralarda yaşamıyor kuşlar,tavşanlar şu bu.

ötmüyor bülbül.”

Acı acı güldü “Bunlar ya da diğerleri

olur kimi canlıların kaderi.

Olanaksızdır kurtulmak,kaçmak ondan.

Canlı için kurtulmak olanaksızdır

adına ölüm denilen sondan.

Aranızda kimi insanlar yok mu?

İşte onlar bizim en büyük düşmanımız.

Üstümüze gelince onlar ellerinde balta,tara,testere

ayağımız yok ki kaçalım.

Kanadımız yok ki uçalım..

Elerimiz yok ki kendimizi savunalım.

Ağzımız ,dişlerimiz yok ki bağıralım,haykıralım,ısıralım.

Söyle onlardan nasıl kurtulalım,

onları nasıl korkutalım.

En umarsız canlıyız biz siz öldürgen insanlar karşısında

yanlış konuşuyorsam söyle.”

“ Haklısın Oki çok haklısın.

Ben de çok kızıyorum dilediğince ağaç kesenlere inan.

Bana göre onlar kötücül canavarlar ama görünüşte ne yazık ki insan.”

Güldü “Siz insanlar canlıları öldürüyorsunuz,yok ediyorsunuz.

Çevreyi kirletiyorsunuz.

Bu yetmiyormuş gibi bir de birbirinize sürekli saldırıyorsunuz.

Durmadan öldürücü silahlar üretiyorsunuz.

Toplu öldürümler, yakmalar yıkmalar sizde.

Tarihiniz dolu bunlarla.

Ne peygamberlerle yola geldiniz ne yasalarla.

Örnek olsun size küçümsediğiniz hayvanlar.

Onlara gönderilmez peygamberler,kitaplar.

Onlarda kurullar toplanmaz,çıkarılmaz yasalar.

Çünkü onlarda yoktur gereksiz yere can yakmalar.

Onlarda yoktur sizler gibi

kavgalar,savaşlar, yakmalar, yıkmalar.

Biz ağaçlar sonsuz barışı simgeleriz..

Neden siz insanlar gerekli derken ölçünüz olmaz.

Onlarca yıl barış dersiniz.

Bu sizin barış dediğiniz nesne

nerededir de bir türlü bulunmaz?

Onlarca yıldır kardeşlik, hakça üleşim der durursunuz.

Ama çıkarınıza azıcık dokunuldu mu çılgına döner,

kudurursunuz.

Kan gözyaşı acunda her yer.

Açlarınıza, yokuncullarınıza değinmiyorum.

Çok konuştum. Anlattığım yeter.

Konuştuklarım yanlış mı söyle ?” “

Sinirlenmişti biraz.Kızıyordu insanlara.

Okşadım yapraklarını,sevecen sevecen dokundum dallarına..

“ Hayır. Haklısın. Çok haklısın ”dedim.Sonra ekledim

“Utansam da yerin dibine batsam da

Sen her zaman benimle konuş böyle.

Çünkü sen doğru görüşlü,esemeli bir yaratıksın.

Ne düşünüyorsan hakkımızda açık açık söyle.

Böyle konuştun diye

üstüne yürümem korkma baltayla testereyle.”

Severdi şakayı.

bastı kahkahayı.

 

Oki dallarında çiçekler açtığı zaman, yeni sürgünler verdiği zaman

çok kıvanırdı.

“Bunları oluşturmak için çok çalışıyorum” derdi.

Özsu dolu çiçeklerine bal arıları çok gelirdi.

Açık renkli okaliptüs balından bir kez almıştım.

Gerçekten çok güzeldi.

Arıcılıkta önemli yeri var bu Oki soyunun.

Oki arılardan başka böceklerin gelmesine kızmakla birlikte

“Ne yapalım katlanmasını bilmek gerekir yaşam koşulları bunu

gerektiriyor” derdi.

“Kendimi ve türdeşlerimi anlatırken övünüyorum sanma

gerçeği söylüyorum. Biz okaliptüsler çok yönlü yararı olan bir

ağaç türüyüz.

Sayrılıklara karşı dayanıklıyız.

Diğer birçok ağaca göre çok güçlüyüz.

Parkların,bahçelerin süsüyüz.

Öyle olduğumuz için

Avrupa’nın,Hindistan’ın,

güney Amerika’nın,

ABD’nin güney bölgelerinin,

Cezayir ve Mısır’ın,

güney Afrika’nın,

birçok Akdeniz ülkelerinin Fransa’nın,Korsika’nın,Portekiz ve İspanya’nın ve diğerlerinin

süs ve gölge ağacıyız.

Ak ve sarı çiçeklerimiz ne güzel açarlar.

İngiltere’ye 1774 yılında getirildik.

Önemimiz,değerimiz kısa sürede anlaşıldı..

Napolyon bile çay gibi içmek için yapraklarımızı kaynatırdı..

Bu anlattıklarımı biliyor muydun?”

“Biraz”

“Ne gibi?”

“Suyu çok sevdiğinizden sizleri bataklıkları kurutmakta kullanırlarmış.

Ülkemizde Tarsus’un Karabucak bataklığında sizlerden orman

oluşturuldu.

bataklık yok oldu”

“ Evet biliyorum yıl 1939 “ demez mi?

“Ama ülkenize bizi Adana-Mersin demiryolunu yapan Fransızlar getirdi yıl 1885.”

“Odununuz sert ve reçineli…” dedim sustum.

Güldü “Utanmana gerek yok.

Biz suya doymayız.

Tümü uydurmadır köklerimizle evlerin temellerini çatlatacağımız.

Evet doğrudur gerçekten suya doymadığımız.

Örneğin ben bulunduğunuz yapının temellerinde su toplanmasını

önlüyorum kötü mü?

Siz insanlar durduk yerde neler neler uyduruyorsunuz.

Bzleri güldürüyorsunuz

Evet. Odunumuz sert ve reçinelidir iyi yanar.

Liflidir, halat ve kâğıt yapılır soymuk katmanlarımızdan.

Yonga levha üretilir bizim gövdemizden.

Maden ocaklarının direkleri yapılır bizden.

Türlü işlerde kullanılan sırıklar yapılır bizden

Siz insanlar yakacak olarak da kullanırsınız bizi yapı işlerinde de.

Tahtamız iyi cilâ tutar mobilyacılar bayılır bize

Yapraklarımızdan soğuk algınlığından ileri gelen sayrılıklarda

kullanılan boğazı, göğsü

yumuşatıcı emler yapılır.

Burun damlalar,ı ateş düşürücü , güçlendirici,

mikrop öldürücü,

kandaki şekeri düşürücü,

peklik verici emler yapılır.

Bunlar bilirsin eczanelerde, aktarlarda satılır.

Parfümcülükte ünlüdür esansımız..

Tanence varsıldır sepicilikte kullanılır kabuklarımız.

Sayayım mı? Daha pek çoktur yararlarımız.

Ha em deyince geldi usuma.

Ülkenizdeki kimi bataklıkları kurutup o bulut bulut dolaşan

sivrisineklere yaşanacak ortam bırakmadığımızdan,

sıtma sayrılığını önlemede yardımcı olduğumuzdan,

halkınız bize “Sıtma ağacı” adını taktı

bu ilgisi bize onur verdi.

Böylece çok değerli bir armağan almış olduk gönlü varsıl halkınızdan.

Mersin ağaçlarının akrabası oluruz”

Şaşırdığımı anladı “Şaşırma evet öyle.

Atalarımızın yurdu Avustralya ve onun çevresindeki takım adaları.

Orada oluşturmuşuz uçsuz bucaksız okaliptüs ormanları.

Övünmek gibi olmasın ama

gerçekten biz çok görkemli ağaçlarız.

Anayurdumda besin olur kimi hayvanlara yapraklarımız.

Özlemiyorum dersem yalan olur

oradaki kanguruları,

papağanları.

Yerli halklardan Maoriler’i

Biliyorum görmem olanaksız onları.

Ama özlemler ölmez.

Yanlış anlama halkınızı, ülkenizi çok seviyorum.

Artık buralıyım,yerli oldum ve çok mutluyum

 

Halikarnas Balıkçısı dediğiniz ünlü düşünürlerinizden

Cevat Şakir Kabaağaçlı

yurdunuzun birçok yöresine bizim yayılmamıza

öncülük etti biliyorsun.

Tanrı rahmet eylesin.

Onu en az bu hizmetinden dolayı saygıyla anmanız gerekir.

Peki sana bir soru: biz kaç metreye kadar uzarız?”

Bu sorunun yanıtını dergilerin birinde okumuştum.

Bilgiç bilgiç konuştum.

“Çok hızlı büyümektesiniz. Örneğin yılda dört metre kadar boy atabiliyorsunuz

Sıcak ülkelerde yüz elli metreye kadar uzuyorsunuz.”

“Doğru söyledin kutlarım” dedi.

Neni gülerken yakaladı.

“Niçin güldün?”

“Hiç”

“Söyle. Söyle.”

“Senin ata yurdunda cüce okaliptüsler de var yani bodur türden.”

O da güldü “Evet var? Ne olmuş yani?

İnsanların cücesi yok mu sanki?

Her yaratığın boduru olabilir. Bizim altı yüz türümüz var.

Boylusu da olur, boysuzu da söylediği söze bak” diye konuştu iğneli

iğneli.

Bir gün bana kendi yaşam öyküsünü anlatmışt.:

“Biz de sizler gibi canlıyız” demişti “ “Çünkü biz de doğar büyür ölürüz bireysel olarak yürümeyiz, toplumsal olarak yayılırız.

Sizler gibi kışın üşür, yazın ısınırız.

Biz insanlardan çok çalışırız.

Bunlar uzun konular.

Sizlerden ayırtımız biz öldürülürüz ama kimseyi öldürmeyiz.

Gece gündüz aralıksız etkinlikler içindeyiz toprağın altında.

Çok derinlere, uzaklara gider köklerimiz besin, su arar

Bulunca onları değerlendiririz..

Hava, ışık bize çok yarar.

Böylece gövdemiz yükselir,dallarımız uzar,

yani büyürüz.

Bizim sizler gibi gözümüz kulağımız ağzımız yok ama bütün

bedenimizle işitiriz, konuşuruz,görürüz.

Budur bizim ayırtımız diğer canlılardan.

Bu da bizim gizimiz..

Tüm canlılar gibi soluk alır veririz.

Beyindir ustur, bilinçtir bütün bedenimiz.

Elinde balta, testere olan birini görürsek diğer canlılar gibi korkuyoruz.

Çünkü bizler de sizler gibi can taşıyoruz.

Can taşımasaydık zaten yaşamazdık.

Olurduk taşlar gibi,

madenler gibi. Öyle değil mi?”

Oki çok esemeli konuşuyordu

“Evet haklısın” diye onayladım. Konuşmasını sürdürdü

“Yalnız bizim bağırmamızı ağaçlardan, diğer bitkilerden başkaları duymaz.

Seni ve eşini çok sevdiğimden sana ve eşine okaliptüsçeyi öğrettim.

Töremizde insanlara dilimizi öğretmek yoktur. Yasaktır.

Dilimizi sana ve eşine ayırtına varmadan,bizim özel yöntemlerimizle

öğretivermiştim.

Bizden görünmeyen dalgalar yayılırlar çevreye

Biz bunlardan kimilerini istediğimiz yöne ,yere üfürümle göndeririz.

Ağaçlar arasında konuşmalar bu üfürüm yöntemiyle yapılır.

Okaliptüsçe’yi de sen ve eşin bir gün bana bakarken

beyinlerinize üfürüvermiştim.

Siz bunun ayırtına varmadınız.

Varamazdınız da zaten

Senin ve eşinin benim konuşmalarımı anladığın andaki durumunu

hiç unutmam.

Unutmam o şaşkınlığınızı.Hah hah..

Unutamam o korkunuzu. Hah hah…

Usuma geldikçe gülerim

Pencereye kaç kez gidip gelmiştiniz Hah hah!”

Ne oluyor der gibilerden gözlerinizi bana dikmiştiniz Hah hah!”

Doğru söylüyordu Oki…

Gerçekten okaliptüsçeyi birden anlar oluvermiştik eşim de ben de..

Ağaçla konuşurken korkmuş,

şaşırıp kalmıştık.

Sonra Oki durumu açıklayınca , erinçlemiştik.

Karım beni sıkı sıkı uyarmıştı bu olayda sonra

. “Ağaçla konuşurken kimse görmesin bizi.

Sonra yaparlar dedikodumuzu, sanırlar delirdiğimizi..”

“Her ağaç türünün dili ayrıdır.

İsteyen ağaç başka ağaçların dilini de öğrenebilir.

Önceki gün eli baltalı birkaç kişi bahçenizdeki ağaç kestiler.

Kimi insanlar karşı çıktılar

Olayı gören bayanlar ağladılar ama önleyemediler..

Baltalıların gözleri dönmüştü kimseyi dinlemediler.

Vur ha vur. Kes ha kes. Sonunda iki ağacı yere serdiler.

Onların çığlıkları beni ve arkadaşlarımı çok ağlattı çok üzdü.

İnşallah beni kesmezler sizler de çığlıklarımı duymazsınız.

Öyle bir durum başıma gelirse sizlerin duymamanız için bağırmamaya çalışacağım”

“Ne biçim konuşuyorsun Tanrı korusun” diye bağırdım

“Siz insanlar diğer canlıları nasıl değerlendiriyorsanız biz ağaçları da öyle değerlendiriyorsunuz”

“Ne gibi?”

“Bir kekliğin yenilmesiyle bir odunun yakılması,

bir ağacın kesilmesiyle bir insanın ya da bir hayvanın,

bir böceğin öldürülmeleri.

Canlıların yok edilmeleri

can alma bakımından birbirlerine benzeyen etkinliklerdir.

Bir post ile bir tahta masanın üretilmesi

Böyle bir etkinliğin sonucudur.

İkisi de canlılara değgin nesnelerden çıkarılır.

Öyle değil mi?

Post koyunun,tahta ağacın doğasal oluşum nedenleri değil mi?

Masa yapacaksın öldür ağacı.

Post kullanacaksın öldür koyunu.

İkisi de canlı değil mi?

İşte can almada,can vermede amaç eşitliği.

Sözün özü: Canlıların öldürülmeleri, sonuçları

bakımından kimi benzerlikler içerir demek istiyorum.

Oki bir bilge gibi konuşuyordu

“İzin ver düşüneyim sonra yanıtımı veririm” dedim

Bu son söyleşimiz olmuştu.

Yolculuğa çıkarken birbirimize esenlikler diledik.

Dallarını okşadık, yapraklarını öptük.

Ben, eşim ve Oki ağlamamaya çalışıyor, yalandan gülümsüyorduk.

“Geç kalmayın güle güle gidin güle güle gelin “ dedi.Sonra ekledi.

“ Ölüm tanrı’nın emri şu ayrılık olmasaydı.”

ardından da “Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var” deyince

çok üzüldük.

“ Böyle konuşarak bizi üzme gözümüzü arkada bırakma” dedik.

 

Gittik geldik ama gelip de görememenin üzüntülerine karıldık.

Artık arkadaşımız, komşumuz Oki yoktu.

Kumrular başka bir ağaçta yuva yapacaklardı

Arap bülbülleri, serçeler başka ağaçlarda tüneyecek,öteceklerdi.

Acaba balta ile kesilirken, testere ile biçilirken korktu mu?

çığlıklar attı mı?

Sanmıyorum onurlu bir ağaçtı.

Öldürgenlerine mağrur bakarak

“Siz de can taşıyorsunuz ben de sizin elinize iğne batsa kıyameti koparırsınız ama işte ben ağlamayacağım.

Neni gereksiz yere yok ediyorsunuz.

Bana neden kıyıyorsunuz?

Hepinizi tanıyorum ben.

Çocuklarınızı,eşlerinizi tanıyorum ben.

Kiminizin çocuğu benim bahçenize gelişimden sonra doğdu.

Bana neden kıyıyorsunuz?

Kiminizin kızı evlendi.

Kiminizin oğlu..

Düğün eğlenceleri yaptınız bahçede.

Neden benim yaşamama engel oluyorsunuz?

Niçin beni güzellikleri görmekten yoksun bırakıyorsunuz?

Okullara çocuklarınızı gönderdiniz.

Hepinizi,hepinizi tanıyorum ben.

Bana neden kıyıyorsunuz?

Komşularınızdan ölenler de oldu.

Tanrı rahmet eylesin.

Birbirlerinize küstünüz,barıştınız.

Daha neler neler. Hepsini biliyorum,

hepinizi tanıyorum ben.

Bana neden kıyıyorsunuz?

Dallarımdan çelikler yaparak uygun yerlere dikseydiniz

soyum beni anacak diye avunurdum.

Onu da yapmadınız sizde ağaç sevgisi yok ” demiştir kesinlikle.

Çünkü yıllar önce

“Eğer bir gün beni öldürürlerse dallarımdan çelikler yapılmasını çok isterim, bu size vasiyetim” olsun demişti.

Ölürken

yakınındaki arkadaşlarından

iki kavağa, palmiyeye,

çama,israil kauçuğuna,

üç serviye, avokadoya,manolyaya,

hanımellerine, sarmaşık güllerine,

diğer güllere.

Pencerelerdeki,balkonlardaki çiçeklere

“Esen kalın.” demiştir.

İnanıyoruz ki

Oki

Kendine her vuruşunda baltanın “Ah!”demiştir

acıyla.

Gövdesini bölüt bölüt ederlerken testereyle baltayla,

kim bilir nasıl inlemiştir.

Kim bilir belki de

biz burada olmadığımız,durumunu görmediğimiz için mutlu ölmüştür.

Acaba istedi mi yanında olmamızı?

Acaba istedi mi bizim kendisini kurtarmamızı?

Biliyordu onun yok edildiğini öğrendiğimizde

bizim nasıl büyük üzüntü duyacağımızı.

Çünkü kendisini ne kadar çok sevdiğimizi.biliyordu.

O da bizi çok çok seviyordu.

Sevgili Oki göz yaşlarımız seni bulamamaktan, seni yitirmekten dolayı

ölene dek unutmayacağız bu acı olayı.

Yarın ve daha sonraları ağlamamak için bilmiyorum,

nasıl başaracağız bıraktığın boşluğa bakmamayı? Olası mı?

***

Evet.

Ağaç deyip geçmeyin.

Bu ağaç diğerleri gibi bir ağaçtı ama

insanları severdi.

Arkadaş canlısıydı.

Bilgeydi.

Güçlüydü.

Eğer insana dönüşebilseydi Oki

neler olmazdı ki?

Nice nice erdemli işler yapardı.

Nice nice mutluluklar dağıtırdı.

Çünkü gönlü varsıl bir ağaçtı.

İşte bu ağaç böyle bir ağaçtı.

Onun için öyküsü anlatıldı ya.

Onun için gözyaşı döküldü ya.

Okuyunca onu daha iyi anladınız değil mi?

Okuyunca onu daha iyi tanıdınız değil mi?

Haydi söyleyin söyleyin. Saklamayın.

Ağladınız değil mi?

Evet insanlık adına ağlayın dedim.

Kötücül insanların yaptığı kötülüklere insanlık adına ağlayalım dedim.

Ağaç kıyıcılarının yitirilmiş insanlıklarına ağlayalım dedim.

Onların bu ağaç denli

erdemli olmaları için.

Yitirdikleri insanlıklarını yeniden bulmaları için yakaralım Tanrı’ya.

Çünkü değersizdir kötü insan bir ağacın odunundan.

İyi insan her zaman yücelir, sevilir.Çünkü Oki’den öğrendiğimiz

anlamda ağaç gibi çalışkan ve yararlı olduğundan.

Tanrı ağaçlarımızı korusun ağaç düşmanlarından.

Korusun onları insanlık düşmanlarından.

Son sözümüz şöyledir bu konuda:

Ağaca düşman olan düşman olur insana da insanlığa da..

 

Anasayfa                 Sayfabaşı                   Şiirbaşı